Gazetesi.Gen.Tr >> Anasayfa

27 Mayıs 2007 Pazar

Son Batıl Din 11 Eylülizm






11 Eylül saldırıları Amerikan rüyasından, liberal demokrasiden, modern
devlet kuramından pek çok şeyi de alıp götürdü. Değişimden
Hıristiyanlık da, İslamiyet de payını aldı. Dahası yepyeni bir inanç
sistemi çıktı ortaya; dogmalarını 11 Eylül'ün belirlediği yeni bir din.






















11 Eylül saldırılarının birinci yıldönümünde, artık adı Ground Zero
olmuş, bir zamanlar İkiz Kulelerin bulunduğu yerde muazzam bir anma
töreni düzenlendi. Töreni organize eden heyet lazer ışıkları yardımıyla
İkiz Kulelerin bir hologramını oluşturmaya karar vermişti. Bir yıl önce
417 metre yüksekliğindeki iki kulenin bulunduğu yerde göğün
derinliklerinde kaybolan ışık huzmeleri ile sanal kuleler dikilmişti.
Bu melekleri andıran 'ışıklı kuleler' o gün orada bulunan insanların
kafalarında kutsal bir mesajı, içrek, mistik bir zevki kazıdı. 11
Eylül'ün şaşkınlığı, kızgınlığı, nefreti, kararlılığı gitmiş, yerine
hatıranın mekanı kutsallaştıran, zamanı donuklaştıran ölümsüzlüğü
kalmıştı.



Anma töreninin bitimiyle birlikte lazer ışıkları da söndü; ama kafalara
kazınmış 'yeni kutsal mabet' orada kalacaktı artık. Saldırıların
üzerinden beş yıl geçti bugün. Bu beş yıl içinde dünya 11 Eylül'ün bir
gün değil, bir çağın adı olduğunu öğrendi. İnsafsız, acımasız,
paranoyak bir çağ idi bu. Saldırılarla yenilmezlik ve 'zarar
verilemezlik' mitleri tarihe karışan ABD, dünya politikası üzerindeki
hegemonyasını yeniden tesis için harekete geçti. Bu hareket
uluslararası siyasetin bütün yerleşik parametrelerini değiştirecekti.



İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Batı'da, Soğuk Savaş'ın sona erdiği
günden bu yana da bütün dünyada tesis edilmeye çalışılan milletlerarası
işbirliği yerini güvensizliğe bıraktı birden. Washington, terörist
devletlerin sürekli değişen bir listesini yapıyordu. Devletler bu
listede bulunmanın anlamını kavrayamazlarsa, bu onlara 'battaniye
bombardımanlarıyla' öğretiliyordu. Afganistan'daki Taliban yönetimi
meselenin ciddiyetini anlayamayanlardandı. O dersini alırken Suriye,
Libya ve Pakistan durumun ciddiyetini kavradılar. Dev uyanmıştı!
Madeline Albright'ın 'elimde kullanamadığım muazzam bir ordu var, bunu
garipsiyorum' sözü tarihe karışmış; muazzam ordu harekete geçmişti.
Ülkeler işgal edilecek, iç savaşlar başlatılacaktı. Afganistan ve
Irak'ta yüz bini aşkın insan hayatını yok yere kaybedecekti. Ama daha
korkuncu 'insan' değişecek, başkalaşacaktı…



11 Eylül, insanı bir kere daha insanın kurdu yaptı. Vahşet medeniyeti
ele geçirdi; terörle mücadele kılıfı içinde 'öteki düşmanlığı' Haçlı
saldırganlığına dönüştü. 11 Eylül yeni bir dünyanın doğduğu talihsiz
bir gün oldu. Başak burcunun hırçın, saldırgan, inatçı çocuğuydu '11
Eylül Dünyası'. Bu dünyanın siyaset kuralları farklı, savaş kuralları
farklı, ahlak kuralları farklıydı. Mevcut dinleri değiştirmekle
kalmadı, mabedi Ground Zero'da olan, kutsalı Amerikan refahı,
peygamberi her meselesini Tanrı'ya sorduğundan bahseden George W. Bush,
şeytanı İslamofaşizm denilen ne idüğü belirsiz bir ucube olan batıl bir
din de çıkardı ortaya. Tanrısı olmayan, günahın cezasını günah
işlenmeden veren, sadakat ve kulluğun mükafatı 'dokunulmamak'tan ibaret
olan bir dindi bu.



11 Eylül 2001 gününü yaşayanlar dünyanın bir daha asla aynı dünya
olmayacağını anlamıştı. Elim hadisenin ardından geçen beş yıl boyunca
değişti durdu dünya; George W. Bush'un 'Ya bendensin, ya düşmanımsın'
çift kutupluluğuna zamanla 'önleyici saldırı doktrini' eklendi. ABD
kendine yönelik bir saldırı ihtimalinin olgunlaşmasını beklemeyecek,
tehdit henüz 'anlamlı bir varlık' göstermeden ezilecekti. Bir müddet
sonra Dick Cheney'in '%1 Doktrini' eklendi buna: Düşman devletlerden
herhangi birinin kitle imha silahları edindiği yönündeki %1'lik bir
şüpheye %100'lük bir kesinlikle bakılacaktı.



11 Eylül saldırılarının tekerrür şansı olmayan tekil olaylar olmadığı
ortaya çıktıkça başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere çoğu ülkede
terörle mücadele yasaları çıkartılmaya başlandı. Yeni yasalar modern
devletin üzerine bina edildiği en temel hukuk kurallarını altüst eder
mahiyetteydi; 'suçluluğu ispat edilene kadar her şüpheli masumdur'
ilkesi yerini 'Suçsuzluğunu ve ileride suç işlemeyeceğini ispat edene
kadar her şüpheli suçludur' ilkesizliğine bıraktı. 'Cezanın miktarı
suçun verdiği zararla orantılı olmalıdır' prensibi yerini 'cezanın
miktarı suçun zarar vermesi muhtemel olan tarafın takdirine
bırakılmıştır' acubesine bıraktı. Bu yeni yasal ama meşruiyeti sorumlu
düzenlemeler savcıları aynı anda polis ve hakim konumuna getiriyor; adi
suçlar bile terör suçu kapsamına alınabiliyordu.



Yasal sistemdeki değişikliği dayatan paranoya devletin vatandaşa karşı
görevlerini de yeniden tanımladı: Barış, huzur, demokratik hak ve
özgürlüklerin sağlanması yoluyla güvenliğin teminini öngören devlet
gitti, yerine güvenliğin temini uğruna barıştan, huzurdan, temel hak ve
özgürlüklerden vazgeçebilen bir sistem geldi. Öyle ki liberal
eleştirmenler El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarıyla ABD'yi yıkamadığını,
ama terörle mücadele yasalarıyla modern demokratik devletin yıkılıp
yerine halkına güvenmeyen bir tedhiş mekanizmasının geldiğini iddia
ettiler.



11 Eylül ve sonrasında yaşananların derin etkilerinden biri de din ve
dinî ilimler alanında oldu. Uzun müddettir zamanın Ahir zaman ve
Mesih'in ikinci gelişinin yakın olduğuna dair 'işaretler kollayan'
Amerikan Protestanlığı 11 Eylül hadisesini Eski ve Yeni Ahit ayetleri
arasında arayıp buldu. Hıristiyanlık bu saldırılar karşısında bir dizi
ahlaki ve şer'î soru ve meydan okumayla karşı karşıya kalmıştı. Kendi
kaynaklarında tatmin edici cevapları bulamayanlar ya Hıristiyanlık
dışında arayışlara başladılar, ya da Hıristiyanlığın Evanjelik, Baptist
veya fundamentalist yorumlarına sarıldılar.



11 EYLÜL ALLAH’IN CEZASI MI?



Amerikan Protestanlığı tarihinin her döneminde gündelik hadiseleri
İncil ve Eski Ahit'in hakikat ve Tanrı kelamı olduğunu ispat etmek için
kullanmış. Bu gelenek zamanla kutsal metinlerde bahsedilen kehanetlerin
gerçekleşmekte olduğunu gösterme temayülüne dönüşmüş, özellikle
Mesih'in ikinci gelişi öncesinde yaşanacağı anlatılan savaş ve barış
ortamının işaretleri üzerine yoğun spekülasyonlar yapılmış. 11 Eylül
saldırılarının hemen sonrasında bu belanın 'Tanrı'nın homoseksüel ve
lezbiyenlere, putperestlere, feministlere ve kürtaj yandaşlarına bir
cezası' olduğunu ilan eden Jerry Falwell ve Pat Robertson gibi
Evanjelik papazları ortaya çıkaran kültür, işte bu arka plandan
beslenmiş.



ABD'nin etkin dış politika lobilerinden Council on Foreign Relations'ın
yayınladığı Foreign Affairs dergisi son sayısında 11 Eylül'den bugüne
ülke yönetiminde Evanjeliklerin artan gücünü ele alıyor. Walter Russell
Mead imzasıyla yayınlanan 'Tanrı'nın Ülkesi?' başlıklı makalede Billy
Graham gibi din adamlarının George W. Bush yönetimi, dolayısıyla da
ABD'nin yeni dış politikası üzerindeki etkisi ele alınıyor. Prof. Mead
11 Eylül saldırıları sonrasında Amerikan Protestanlığının hemen bütün
kiliseleri küçülürken Güney Baptistleri kilisesinin hızla büyüdüğünü
tespit etmiş. Dahası başta diğer Evanjelik kiliseler olmak üzere bütün
Protestan kiliseleri, hatta ABD'nin ikinci büyük dini ve en büyük
kilisesi olan Katolik Kilisesi dahi Güney Baptistlerinin çizgisine
kaymaya başlamış.



Mead'e göre Güney Baptistliğinin Amerikan dış politikası üzerindeki
etkinliğinin asıl sebebi, ironik bir şekilde, bu mezhebin bağlılarının
Hıristiyanlık dışındaki insanların da kurtulabilecekleri yönündeki
optimist inançları. Baptistlere kıyasla fundamentalistler ve
muhafazakarlar inançlı Hıristiyanların 'kafir' milletlerden uzak
durmasını salık veriyorlar. Zira onlara göre Hıristiyan olmayan
milletlerin bırakın Tanrı'nın Krallığı'na dahil edilmesini, yeryüzünde
dahi huzurlu, müreffeh bir hayat yaşamaları mümkün değil. Bu sebeple bu
milletlere demokrasi ve medeniyet getirme çabaları da boş çabalar.
Fundamentalistler bu sebeple Hıristiyan ahlak ve inancına dayalı bir
dünya sisteminin kurulmasını, veya Hıristiyan olmayan milletlerle
işbirliğini sağlayacak uluslararası yapıların tesisini gereksiz, hatta
sakıncalı görüyorlar. Nitekim fundamentalist bakış açısıyla yazılan
bazı 'Ahir zaman alametleri' kitaplarında Deccal'in bir BM Genel
Sekreteri olacağı vurgulanıyor.



Geleneksel Güney Baptizm'i aslında fundamentalistlerden çok da
ayrılmıyor. İnançlarına göre insan 'ilk günah' sebebiyle günahkardır ve
kendi başına kurtuluşu mümkün değildir. Mesih gelmediği müddetçe
insanoğlunun barış ve adalet dolu bir dünya tesis etmek yönündeki bütün
gayretleri atıl kalacaktır. Yine de ruhlar kurtarılabilir ve
Hıristiyanlar mümkün olduğu kadar fazla ruhu kurtarmak için
çalışmalıdır.



YAHUDİLERE İYİ DAVRANMAK İBADETMİŞ



Evanjelikler 11 Eylül'den sonra aldıkları bir dizi kararla işte bu 'ruh
kurtarma' işinde üzerlerine düştüğüne inandıkları göreve sahip
çıktılar. Liderleri Washington yönetimini daha fazla dış yardım
yapmaya, özellikle Hıristiyanların azınlıkta oldukları ülkelerde insan
haklarını korumaya ve tabii İsrail'i korumaya davet ediyorlar. Bu son
talep, çoğu Hıristiyan mezhebinden farklı olarak Evanjeliklerin Yahudi
ırkının Allah'ın planında bir yerinin kalmadığı yönündeki inançları
reddetmelerinin ürünü. Genelde bütün Evanjelikler, özelde Güney
Baptistleri bütün insanların Allah katında 'Yahudilere nasıl
davrandıklarının' hesabını vereceklerine ve Mesih'in gelmesi için Eski
Ahit'te kaydedildiği üzere bir İsrail Devleti'nin kurulup, bütün
Yahudilerin bu devlete yerleşmesi gerektiğine inanıyor.



11 Eylül'ün Evanjelik ve Baptist Hıristiyanlık'ta yol açtığı en
dramatik değişiklik, bugüne kadar dinsizlik, materyalizm ve Darwinizm'i
düşman olarak gören bu kiliselerin artık açıktan İslam'ı ve
Müslümanları 'kutsal öteki' ilan etmiş olmaları. Kuşkusuz bütün
Evanjelikler Jerry Falwell gibi İslam Peygamberi'nin terörist olduğunu
iddia etmiyor; veya Hazreti Aişe'nin küçük yaşta iken Peygamber
Efendimiz Aleyhisselamla evlenmesinin altında cinsel sapkınlıklar
aramıyor; ancak hemen bütün Güney Baptistleri Yeni Ahit'in Esinlemeler
Kitabı'nda bahsedilen 'Anti-Mesih ve kavminin Müslüman teröristler
olduğunda' müttefikler. Bu yaklaşım bir defa kabul edildiğinde Eski ve
Yeni Ahitlerde anlatılan bütün 'kıyamet alametleri' Müslümanları hesaba
alarak yeniden kurgulanıyor ve Hazreti Mesih önderliğinde Deccal'ın
güçlerine karşı girişilecek savaşın Hıristiyanlarla Müslümanlar
arasındaki bir savaş olacağı inancın bir parçası haline geliyor.



Baptistlerin Müslüman düşmanlığını dinin temel unsurlarından birine
dönüştürmesi bütün Hıristiyanlar tarafından benimsenen bir tutum değil
elbette. Ancak 1965 yılında gerçekleşen II. Vatikan Konseyi ile dinler
arası diyalog çağrısı yapan Katolik Kilisesi bile 11 Eylül sonrasında
rotasını değiştirmiş görülüyor. Uzmanlar Papa II. John Paul'un halefi
olarak rakiplerine kıyasla radikal ve tutucu görüşleriyle bilinen
Kardinal Ratzinger'in papalığa seçilmesinde dahi İkiz Kuleler
saldırılarının etkisi olduğunu kaydediyorlar.



Başta Güney Baptistleri olmak üzere Hıristiyan mezhepleri 11 Eylül'ün
getirdiği ortamda bir dizi ahlaki soruyla da karşılaşıyorlar. ABD'nin
Irak işgalini, Güney Lübnan'da yaşanan hadiseleri, Guantanamo Körfezi
ve Ebu Greyb yüzsüzlükleri karşısında Amerikan askerlerini koruma
ihtiyacı hisseden kilise Amerikan dış politikasındaki saldırgan tavrı
değiştirmek yerine kendi 'adil savaş doktrini'ni yenilemeyi tercih
ediyor. Öyle ki gerek devlet gerekse din adamlarının arasından
'bireysel hak ve özgürlüklerin doğru şeyler olduklarını, ama bu çağa
fazla lüks kaçtıklarını' söyleyenler bile var.



Hıristiyanlıkta yaşanan bu radikalleşme ve İslam karşıtlığını benimseme
temayülüne karşılık 11 Eylül saldırılarının dinler arası diyalog ve
iletişime bakan 'hayırlı' neticeleri de olmuş. Amerikan halkının 11
Eylül sonrasında İslam'a ve İslam'ı anlatan kitap ve görsel malzemeye
olan ilgisinin artması da hayırlı gelişmelerden biri. O dönemi yaşamış
isimlerden biri Pakistan asıllı Amerikalı Müslüman profesör Gulam
Haider Aasi. Prof. Aasi 11 Eylül öncesinde Hıristiyanlarla diyalog
konusunda çekinceleri olan Müslümanların da diyalogun önemini
anladıklarını ve kısa zaman içinde başta ABD'de olmak üzere çoğu Batı
ülkesinde Müslümanların dinler arası diyalogda inisiyatifi ele
aldıklarını anlatıyor. Kendi yaşadığı Chicago'da özellikle Türk
Müslümanların faaliyetlerinin gerek Müslüman toplumdaki radikal
eğilimleri, gerekse Hıristiyanlar arasındaki 'dışlayıcı yabancı ve
Müslüman düşmanlığını' törpülediğini söylüyor Prof. Aasi.



11 Eylül ve sonrasında yaşananlar dinleri yozlaştırırken din
müntesiplerini diyaloga, birbirini tanımaya ve dünya barışı için
birlikte çalışmaya itmiş ironik bir şekilde. Başka bir ironi de dinin
adı kullanılarak işlenmiş bu cinayetin ve daha sonra 'Kutsal Haçlı
Seferleri' retoriğiyle sürdürülen karşı saldırının zamanla Amerikan
halk kültüründe yeni bir 'sivil din' ortaya çıkarmış olması.
Antropologlar bir tanrısı, dinî hiyerarşisi, Ahiret inancı olmayan,
fakat ritüeller, dokunulmazlar ve dogmalar geliştiren modern kültlere
'sivil din' adını takıyorlar. İsrail Ordusu'nun kutsal bir ordu olduğu
ve Batı Şeria topraklarında yerleşim birimi kurmanın ibadet ayarında
olduğu veya İsrail'de bir bina yapmanın bizzat kendi kendini yeniden
yapmak olduğu gibi inanışlar modern çağın en belirgin sivil dinlerinden
birini oluşturuyor örneğin. Sivil dinler doğruluğu sorgulanamayan,
sorgulansa dahi her durumda kendi doğruluğunu kendi mantık silsilesi
ile ispat eden veya yanılgıyı arızi bir sebebe bağlayan mekanizmalar
geliştiriyor. Bu açıdan çoğu antropolog Marksizm ve Darwinizm'e birer
sivil din olarak bakıyor.



SON BATIL DİN 11 EYLÜLİZM



11 Eylül saldırıları ve sonrasında bu saldırılar etrafında kurulan bir
dizi mit yeni bir sivil dinin, son bir batıl dinin ortaya çıkış
sinyallerini veriyor. Mevcut süreç devam ederse 11 Eylül zamanla kutsal
bir güne, Ground Zero kutsal bir mekana, orada hayatlarını kaybeden
kişiler bu sivil dinin 'şehitlerine' dönüşecekler. Sivil dinlerin
kendine has özelliklerinden olan 'sorgulanamazlık' da sırada. Tıpkı
Holokost'un gerçekleşmediği veya katledilen Yahudi ve Polonyalıların
sayılarının abartıldığı gibi bir iddia suç unsuru sayıldığı gibi,
komplo teorileri ve açıklanamayan sorular karşısında 11 Eylül
saldırılarının da zamanla bir dogmaya dönüşmesi kaçınılmaz. Daha
şimdiden Amerikan yönetimi komploculara cevap veren internet siteleri
yaptırmaya başlamış durumda. ABD'de ve Avrupa ülkelerinde 11 Eylül
sonrasında çıkarılmış olan terörle mücadele yasaları zaten İkiz
Kulelere yönelik saldırının inkarını veya işin arkasında Afganistanlı
veya Arabistanlı değil, Texaslı teröristlerin bulunduğunu iddia edeni
'terör suçundan' içeri tıkmaya müsait. Sadece bir aklı evvelin böyle
bir iddianın terörü teşvik ve terör suçunu küçük gösterme niteliği
taşıdığını Amerikan savcılarına hatırlatması gerekiyor o kadar.



Time Dergisi son sayısında Harvard Üniversitesi'nden tarihçi Prof.
Niall Ferguson'u 2031 yılına göndermiş. 11 Eylül'ün otuzuncu yılından
geriye dönüp bakan Prof. Ferguson teröre karşı kazanılmış bir savaş ve
yeni bir Amerikan yüzyılının tesis hikayesini anlatıyor gelecekten.
Ancak bu savaşın Amerika'yı, Avrupa'yı, dinlerimizi, ideolojilerimizi,
dünyayı ve insanı nasıl değiştirmiş olduğunu göremiyor Ferguson.
Ortadoğu'nun daha da dindarlaşacağını, petro-dolarların faizsiz
bankacılığa kayacağını görebiliyor belki, ama genelde Hıristiyanlığın,
özelde Amerikan Protestanlığının nasıl şekilleneceği hakkında hiçbir
ipucu vermiyor. Kim bilir belki de Ferguson tümden İsa'sız bir Amerikan
yüzyılı öngörüyor.

Hiç yorum yok: